bitmedi,

bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
” – turgut uyar, palyaço

Beni ben yapan şeyleri yazacağım. Önceleri utandığım, şimdi gurur duyduğum kırılganlığımı, alınganlığımı, küskünlüğümü yazacağım. Küskünüm bu Dünya’ya. Beni sarmadığı, sarmalamadığı için kırgınım. Dünya’nın öfkesini bu kadar bireysel algılayışım buraya ait hissetmediğimden. Sanki bambaşka bir yere gitmek için yola çıkmışım da yanlış durakta inmişim hissi. Yanlış geldiğim yer olan Dünya da beni istemiyor belli ki. Aidiyetsizliğim ve ben birbirimize tutunup Dünya’dan düşmemeye ve bir sonraki otobüsü bekleyeme çalışıyoruz.

Çoğu insanın böyle hissettiğini bilmek bile yetmiyor kırılan kalbimi onarmaya. Hem bir insanın kendini onarması kadar saçma bir şey daha yok bu dünyada. Eğer ben onaracaksam kendimi, öteki, beriki, diğeri neden yaratıldı? İnsan insanın neyi?

Zannedilmesin bu derdim yenidir. Dünya’nın kutuplardan basık, ekvatordan şişkince kendine özgün bir şekli olduğunu bilmeye henüz aklım yetmiyorken bir şeylerin rast gitmediğine yetiyordu. Bu rast gitmeyen düzlemde güvende hissedemezken doğru otobüsün hangisi olduğunu bilemeceğime de aklım yetiyor artık.

Annesinden dayak yiyip anne diye ağlayan çocuğun çaresizliği değil de annesinden dayak yedikten sonra annesinin gelip onu öpmesini beklerken uykuya dalan çocuğun hayal kırıklığı benimki…

Aslında bitmedi, yazacağım daha
yazmazsam ağlayacağım çünkü
demek istiyorum ama gözyaşlarımdan göremiyorum kelimeleri…

Aklıma güzel şeyler getirmek çekiyor canım. 

Aklıma güzel şeyler getirmek çekiyor canım.

Çocukluğumu düşünüyorum. Okuma yazmayı söktüğüm günü, herkesin beni alkışladığı, en büyük aferini aldığım o günü. Ne güzeldi, diyorum, övdüler beni, öptüler beni…

Çok başarılısın demişlerdir o zaman bana, ne kadar büyük bir iş başardın, aferin, demişlerdir. Bu güzel anımın her aşamasına veriyorum dikkatimi. Çikolata dağıtışımı anımsıyorum. Fotoğrafı da olunca daha kolay hatırlıyor insan anılarını.

Ne güzel şey başarmak, başardığın için takdir görmek. Okuma yazma sökünce, her şeyi yapabilirim gibi hissetmişimdir. Her şeyi başarabilirim.

Aklımın dümenini çocukluğuma kırmışken, geziniyorum bir müddet. Hayatla baş etme yöntemim olan, aklıma güzel şeyler getirmek eylemimden uzaklaşmadan güzel şeyler düşünüyorum biraz daha. Başka başarımı bulamayınca buruluyorum biraz. Birden başarıların abartılmadığı yaşlara geliyorum anılarımda.

Son zamanlarda ne kadar başarısız hissettiğimi düşünüyorum, kısacık. Başarısızdan da öte değersiz hissettiğimi düşünüyorum, upuzun. O zaman, başarılı hissettiğim anıları bile düşünmekten bile kaçındığımı fark ediyorum. Yoksullaşan birinin terk etmek zorunda kaldığı, koca konağın boş odaları gibi boşaltmışım zihnimin tüm odalarını. Tek bir başarılı hissettiğim anımı bırakmamışım. Üzülüyorum kendime, derin bir of çekiyorum, yankılanıyor boş evde.

Kendime bunu yapmamaya karar veriyorum. Bu kararımdan sonra gurur duyuyorum kendimle. Evin odalarını dolduracağım bir bir…

Kendimi alkışlıyorum, en büyük aferini veriyorum. Ne güzel akıl ettin, diyorum. Övüyorum kendimi, öpüyorum. 

 

Sene 1997.

Kucağımdaki Naniş.
Henüz birbirimizden ölümüne nefret ettiğimiz ama birimizden birinin ayağına taş değse ortalığı ayağa kaldıracağımız yıllara gelmemişiz.
Birbirimizi ne kadar sevdiğimizi anladığımız, aynı evde yaşamanın ne büyük servet olduğunu bileceğimiz zamanlara ise çokça yıllar var.
Birbirimizle aynı odayı paylaştığımız günlerden bir gün, Naniş böyle kucağıma sığmaz, boyumu da henüz geçmezken, kavga ediyoruz durduk yere. Birbirimizi itekliyoruz, saçlarımızı çekiyoruz. Bana göre Yaren kaşınıyor, ablaların görevi de kaşımaktır. 😊 Tam kavganın en alevli yerinde ben Yaren’i itiyorum. Kafasını ranzanın merdivenine çarpıyor.
Kısa bir ölüm sessizliği.
İçimden biraz sonra, Yaren’in çığlıklarının ardından, yiyeceğim dayak geçiyor. Kendimi savunuyorum türlü türlü; o da deli etmeseymiş beni, ben de ne yapayım haksız mıyım, hep o vuruyor bana, ben sadece dokundum, sert vurmadım ki, hem canım o da kendine dikkat etseymiş…
Daha Yaren çığlığı basmadan annem giriyor içeri. Yaren yerde, ben karşısında.
Yaren birden ağlıyor annemi görünce. Yok böyle bir ağlamak, sanki az önce doğmuş da ağlıyor, hani bu fotoğraftaki bebekmiş de ciğerleri güçlensin diye var gücüyle ciyaklıyor. Ben de ağlıyorum. Yaren ağlıyor diye değil, dayak yiyeceğim diye peşin peşin ağlıyorum.
Kafasına bir şey olduysa yaşayamam ben de diye ağlıyorum. Canım kardeşimin canı yandı diye ağlıyorum. Ah salak kafam ne olurdu itmeseydin diye ağlıyorum.
Annem bize bakıyor, “Ablanı sinirlendirme. Ablan o senin.” diyor ve gidiyor.
Allahım o anı hiç unutamıyorum.
Ben kazandığım zaferle, Yaren mağlubiyetiyle öyle kalakalıyoruz.
Az önce kendini parçalayan Yaren, gözünde yaşı, burnunda sümüğüyle kardeşim Yaren, hırsla ayağa kalkıp: “İlerde bir gün sen de bana abla diyeceksin!” diyor ve hiçbir şey olmamış gibi gidiyor.
Yaren’e abla diyeceğim günler daha ne kadar ilerde bilmiyorum ama onun bana abla demesini çok seviyorum.

Kaygı yönetememek huydur bende.

“Takma kafana”lar, “öyle düşünme”ler beynimin içinde uçuşurken ben ne yapacağımı bilmeden ağlamaya başlar, sonra bi’ sakinler kalkıp toz almaya başlarım. Tam yerleri de silecekken, az biraz mantıklı olan herkesin tahmin edebileceği gibi, elimdeki toz bezini sakince yere bırakıp doğru yemek yapmaya giderim.

Huzurlu, sakin mutfağımda her şeyi yönetir de içimdeki kaygıyı bir türlü yönetemem. İçimdeki baskıcı rejimin verdiği öfkeyle soğanları küp küp doğrarım. Göz yaşlarım sel olur gider de içimdeki kaygı taş olur kalır. Yapacak bir şey olmadığını bildiğimden bir kaşık biber salçasını pembeleşmekte olan soğana katık eder kokusu eve sarana kadar kavururum. Soğan salçayla kavruldukça, ben de dertlerimle kavrulur, pişer başka bir yemek olurum.

Benim en büyük derdim, en ama en büyük derdim hisli olmamdır. Ben, nedendir bilmem, kendimi gereksiz şekilde çözümlemeye çalışırım. Ne gerek var bu kadar hisliliğe? Neden böyle anlamıyorum. Ne gerek var böyle dertlenmelere?

Sırtıma yeleğimi giyip, evi saran soğan kokusundan bir nebze kurtulmak için indiğim parktaki bankta, saatlerce oturarak düşünüyorum. İçimdeki kaygıyı orada bırakmak, eve giderken yalnızca parkın tozunu toprağını götürmek istiyorum ama o taş gibi içimde oturan kütle ha deyince gider mi hiç?

“Takma kafana”lar, “öyle düşünme”ler beynimin içinde uçuşuyor. İnsanım sonuçta.
Çok da yüklenmek istemiyorum kendime. Kedilere bakıyorum parktaki, miskin kedilere. Dünya alem onların, keyif onların ne güzel diye düşünüyorum. Kedi olmak ne kadar da eğlencelidir, kimbilir.

Sırtımdaki yeleğe rağmen hafif bir rüzgar içimi ürpertiyor, yalıyor geçiyor kulunçlarımı. Daha bir dik oturuyorum bankta. Bu kedi buraların sahibi gibi kabarıyor ya hani belki onu taklit ediyorum. Elbette ben de zaman zaman kendimi kuvvetli, kudretli hissediyorum. İnsanım neticede, biraz kan, biraz deri, biraz kemik, epey ego…

Keşke hayvan olsaydım. Çünkü hayvan olsaydım, olabilseydim eğer, bu dünyaya gelip gidecektim. Tek derdim iki lokmayla karnımı doyurup hayatta kalmak olacaktı. Oysa insanım ya ben şimdi, neler neler düşünüyorum. Ne fenalıklar geçiriyorum aklımdan, şu koca evrende bir toz zerresi olduğumun farkına varmadan, nelere nelere büyükleniyorum. Zannediyorum ki herkesle her şeyle baş etmek için gönderildim ben. Haşa.. Ben ne zannedeceğim, ben kimim? Tövbe, tövbe…. Ne olacaksa Allah bilir.  Ne niyetim varsa O bilir… Neyi yapmaya yetecek gücüm varsa bilir… Dedim ya, insanım neticede, en zayıf kısmımdan başlıyorum çürümeye.* Onu da Allah bilir.

Yine de benim bildiğim şeyler olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Aklımdan bir sürü şey geçiyor, tek tesellim hâlâ bir aklımın olduğuna inanmam. Aklımdan hızla, durmaksızın geçenler tozu dumana katıyor. Tozu dumanı toplayıp hızla kalkıyorum yerimden. İçimdeki kaygıyı bıraktığımı umarak, inşallah bırakmışımdır, eve giderken yalnızca tozu toprağı eve götürüyorum. Eve gidip, gözüme kaçan tozun toprağın vermiş olduğu yetkiye dayanarak, epey ağladıktan sonra, okkalı bir kahve yapıyorum.

“Ne takacağım ya, ne üzüleceğim” diyorum, kendimi fena halde inandırarak. Çünkü her şey kısmet, her şey nasip, her şeyin hayırlısı, her şeyin…

Ananem ve Dostoyevski

“Kendinizi bir kutup ayısı düşünmemeye zorladığınızda, o lanet şeyin her dakika aklınıza geldiğini göre­ceksiniz.” diyen Doktoyevski ve “Bir şeyi belledin mi belliyorsun.” diyen ananem yanılıyor olamazlar. Ananem yanılsa, koca Dostoyevski yanılır mı hiç? Allah’a ve ikisine inanıyorum.

İkisi hemen hemen aynı şeyi kastediyor. Şüphesiz kimin daha haklı olduğunu onlar kadar inandığım Allah bilir.

Böyle küçük, basit hadiselerde, kocaman yazarlarla sıradan ananelerin aynı şeyi düşünmesi büyülü tesadüfler gibi görünür ama öyle değildir. Herkesin farklı dertleri varken, kan dolaşımının hep aynı sistem içerisinde, bambaşka hayatları varken, kalp atışlarının belirli bir ritmik düzende olması gerekir. Yaşamak için gerekli olan, çalışması bizim isteğimiz dışında gerçekleşen düz beyaz kaslar yani istemsiz kaslar Dostoyevski’de de ananemde de aynıdır. Çizgili kaslar yani bizim isteğimizle çalışan kaslar hepimizde farklıdır. Kimisi çok çalışıp bu kasları güçlendirirken kimisi de halk dilinde zayıf, çelimsiz dediğimiz şekilde kalıverir.

Bütün bunlar ise kutup ayısını düşünmemeye engel değildir. Bir şeyi düşüneceğim ya da düşünmeyeceğim dediğinde, yani olumlu olumsuz bir fiili seçip, bellediğinde beynin istemsiz kaslar gibi çalışmaya başlıyor ve verdiğin komuta aldırmadan kendi keyfinin istediğini yapıyor. Yine Allah’ın ilmine ve kudretine sığınarak sormak istiyorum burada; “Neden böyle yapıyorsun yarabbim?” Ne güzel ayırmışsın, istemli kas ayrı, istemsiz kas ayrı, Dostoyevskiler ayrı, ananemgiller ayrı, babaannemgillerin yaradılış sorunları buranın konusu değil ama onlar bile ayrıyken, Allahım neden kafamız böyle tuhaf çalışıyor?

Dostoyevski’nin dediği gibi o lanet beyaz ayıyı ne kadar düşünmemeye çalışırsam o kadar çok düşünüyorum o kadar çok düşünüyorum ki…

Ananemin dediği gibi bir şeyi belledim mi belliyorum. Katiyen onu düşünmeden duramıyorum.

Gel gör ki bunu kimseye anlatamıyorum. Beyaz ayıyı düşünmeden duramayışım hayvanlar alemi dahil hiçkimseyi ilgilendirmiyor. İnsanlar bana diyor ki; “Düşünme, beyaz ayıyı düşünme.”

Oysa beyaz ayılar, pembe filler, mor balıklar benim bir an olsun aklımdan çıkmıyor yarabbim.

balkon düşlemesi

Yolda yürürken evlerin pencerelerine bakarak yürürüm. Perdelerine, çiçekli balkonlarına bakarım. Bazen açık olur camlar, şöyle bir içeri bakarım. Kim bilir nasıl insanlar yaşıyor içerde, diye düşünürüm. Bazen de görürüm o insanları ama yine de bilemem. İnsanları öyle kolay bilemezsin. Mutfakta o an ne yemek piştiğini de bilemem. Belki evin en küçük oğlu çok sevdiği için patates köfte pişiyordur fırında, çocuk görür görmez nasıl da sevinecek. Beraber mutfak masasına oturup yiyecekler akşam yemeğini, aynı anda konuşup aynı anda gülecekler. Patates ve köfte bir aileyi mutlu etmeye yetecek.

Ben evlerin en çok mutfaklarını severim. Mutfağın da en çok masasını severim. Ağzına kadar çikolata, kuru yemiş dolu olan dolabı da seviyorum gerçi. Mutfakla ilgili en büyük derdimse, mutfağa katılan balkonlar. Balkon serinliği hissi varken balkonu mutfağa katma fikri hangi müteahhidin can sıkıntısıydı bilmiyorum. Mutfakta balkon olmaması biraz, nasıl desem,  kusursuz olduğunu düşüneceğin kadar güzel bir kadınla konuşmaya başladığında, güzelliğin beyhude olduğunu düşünmene sebebiyet veren ilk cümlesi gibi. Oysa mutfakta balkon olması… Yazın tatlı tatlı esintiye hemen burnunun ucundaki ocaktan yükselen kahve kokusunun karışması… Balkonu mutfağa katan bu müteahhitler yeri genişletirken balkonsuz kalınacağını pek umursamamışlar anlaşılan. Bizi bu umursamazlık öldürecek.

Zaten bu müteahhitler artık balkonsuz binalar yapıyorlar. Belli ki çiçekli balkonlara düşmanlar. Oysa ben, balkonda oturan ailelerin hep mutlu olduklarını düşünürüm. Dışarıdan görülebilecek bir mutluluk. Kahkahaları mahalleyi inletirken, çatal bıçak sesleri ve mutlaka mutfaktan gelen yeni pişmiş kekin kakaolu kokusu (mutlu evlerde kek piştiğini ben dahil bütün mutsuzlar bilir) herkesi o evde mutlu insanların yaşadığına ikna edebilir. Her ailenin anlaşmazlıkları vardır ama bunlar balkondan görünmez, bilirim.

Böyle düşüncelerim balkonlardaki çiçeklerin ucuna tutunmuş sarkarken, birden bire içimi kabarıp sönen kekin hüznü kaplıyor. Ayaklarımı sürte sürte geçiyorum ışığı yanan, perdesi havalan pencerelerin önünden. Sonunda kendi evimin önüne geliyorum.

Işığı yanmıyor, balkonu yok.

anlam bozukluğu

Bir şeylere gereğinden fazla anlam yüklediğimi fark ediyorum. Bir şeyleri fark etmek güzeldir. Kafanızın içinde yer alan, içindeki sudan mıdır yoksa düşünülen onca şeyden midir bilinmez, zaman zaman gereksiz bir ağırlık yapan, beyin diye adlandırdığımız organın çalışabilir olduğunu gösterir. Düşünüyorum; öyleyse beynim çalışıyor. Ne güzel!

Güzel, güzel ama işte neye yarar? Beynim hep boşa çalışıyor. Yokuş aşağı giden arabada vitesi “boşa almak”taki boş değil benim söylediğim. Orada vitesi boşa alınca enerjiden, yakıttan ne bileyim işte bir şeylerden tasarruf ediyorsun. Benim boşa çalışan beynim ise enerjimi, yakıtımı haybeye harcıyor. Yediğim cevizler, içtiğim balık yağları, yalayıp yuttuğum pekmezler akıyor gidiyor; boşa.

Tarhana çorbası mesela. Günlük bir örnek olsun istediğim için tarhana çorbası diyorum. Yoksa bal kabağı çorbası derdim. Tarhana çorbası yapıyorum sık sık ve buna çeşitli anlamlar yüklüyorum. Tarhana yapımını düşünüyorum her şeyden evvel. Anne tarhanası diyor paketin üzerinde. Demek ki tarhanalar annelerin icadıdır. Benim annem yapmaz tarhana ama yapanlardan daha anne olduğuna o kadar eminim ki. Peki, annelere kim yüklüyor bunca yükü? Anneler mecbur mu kilo kilo domates almaya? Kabuğunu soyduğu soğanları iri iri doğramaya, nohutları önceden ıslamaya, yeşillikleri bol suyla (hatta önce sirkeyle) yıkamaya, mecbur mu anneler? Tarhana çorbamı içerken bunları düşünüyorum hep. Sepetteki ütüleri de düşünüyorum ara ara. O zaman biraz daha sakinliyorum.

Nevresimi ütülemeli mi ütülememeli mi düşünürken buluyorum kendimi. Çift kişilik nevresimler ütü masasına bir türlü sığmıyor. Çift kişilik nevresimler başlı başına bir sorun. Hele tek başına geçiyorsan onu yorgana, döşeğe… Allah çift kişilik nevresimi tek başına değiştirene güç kuvvet versin. Gel gelelim geçirmesi bile zor olan nevresim takımı, nasıl ütüleniyor? Kocaman yatağı olan insanlar görüyorum filmlerde. Onlar genelde kendileri ütülemiyor ama olsun hiç mi acımanız yok çalışanlarınıza? Aklıma Cemile geliyor, Aşkı Memnu’daki. Ona acımak olmaz çünkü kendisi fitne fesat çıkaran bir dedikoducu. Nesrin öyle mi? Nesrin her işe koşturuyor, yemek desen onda, bulaşık desen onda, temizlik desen onda. Nesrin’in suçu ne? O nasıl yetişsin onca işe? Belki onların ütü masası büyüktür. Ütü masalarını göstermiyorlar filmlerde. Hep aklımda kalıyor.

Millet aklını kuantum fiziğiyle doldururken benim sürekli böyle şeylere takılıp kalmam ne hoş. Herkes ama herkes bilimle uğraşsa, sanatla uğraşsa efendime söyleyeyim teknolojik işlere kafa yorsa kim düşünür böyle mühim ayrıntıları. Şüphesiz ki ben bu mühim ayrıntıları düşünmek, olaylara bambaşka anlamlar yüklemek için yaratılmışım.

Bunları düşünmesem ben, en fazla bir iki ütüm birikir, ocakta yemeğim taşar, camların kirlenir bir parmak kir tutar.

Eksik bir şey mi var*

Nasılsın sorusuna şu an, tam şu an verebileceğim cevabım; “eksik.”

Eksiğim, eksik hissediyorum. Eğer bu hissim görülebilir olsaydı, kolum bacağım ya da ne bileyim ağzım burnum eksik olabilirdi. Aslında kendimi eksik hissetmemin başlangıç noktası herkesin tamamlığı. Herkesin tastamam oluşu eksikliğimi yüzüme yüzüme vuruyor. Yıllarca uğraşıp da çocuk sahibi olamayan bir kadının, herkesin en az 2’şer çocuğu olduğu ailesiyle yaşadığı bir bayram sabahı eksikliği benimki. Her gülümseyişimde içime içime ağlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, yeğenlerimi çok seviyorum.

Herkesin kusursuz olduğu hayatta tek beceriksiz, tek yetersizin ben olduğumu onaylamak ya da kesinleştirmek –henüz bu ikisinden hangisinin peşinde olduğumu bilmiyorum- için kapı kapı geziyorum. Nereye ait olduğunu bilemeyen bir parça gibi ona ilişiyorum şuna yamanıyorum ama bir türlü neye, kime uygun olduğumu bulamıyorum. Eksiğimin ne olduğunu çözebilmiş değilim.

Belirsizlik ve ondan biraz daha fazla aidiyetsizlikle ile kıvranıp duruyorum. Bu duyguların içimde açtığı derin boşlukları dolduramayışımın eksikliğini yaşıyorum. Evden çıkarken bir şey unutmuşum hissi, eve dönene kadar geçmiyor sanki…

Eksik olsam da ben ben değil miyim? Bir türlü emin olamıyorum.

Diğerleri gibi olmayışımı eksiklik diye adlandırdığımı fark ediyorum bir vakit sonra. Mesela herkese gururla gösterebileceğim bir diplomam, sorulduğunda utanıp sıkılmadan söyleyebileceğim, kabul görmüş bir mesleğim yok diye mi bu sıkıntı? Oysa yazlıktan komşumuz Ayşe teyze geliyor aklıma, onun da yok bunlardan. O da mı eksik benim gibi? Asla.. Ayşe teyze bir reçel yapar, ona eksik diyenler çileklerin yüzüne bakamaz olurlar. Hele portakal kabuklarını ince ince doğrayıp tek tek sarmallar yaparak ipe dizişi var ki, benim diyen şairler kelimeleri böyle incelikli dizemez. Sonra bir reçel olur ki bu meyveler! Ayşe teyzeye, sen eksiksin diyenin aklına şaşarım.

Peki, o zaman ama eksik ne, bütün ne?

Birilerinin yapabildikleri bütün, yapamadıkları eksik midir? Bazı yapabildikleri o yapılamayanları doldurmaz mı? Herkes birbirinin aynı mı olmalı? Burada sorduğum bütün soruların yanıtlarını alabilmek için koşturduğum bu yolda nefes nefese kaldığımı hissediyorum.

Soluklanmak için oturduğum bankta düşünüyorum, düşünüyorum.

Diğerlerinin tamamlığına aldanıp kendimi eksik görüşüme kızıyorum bir müddet. Kendimi yokluyorum şöyle bir. Tamamım ben. Hem de tastamam.

Sadece, gökyüzü bazen ciğerime doluyor…*

 

filler ve diğerleri

Kalbi kırıldığında üzüntüden ölmek fillere mahsus. Biz insanlar, kalbimiz kırılınca üzüntüden ölemiyoruz.

Aksine, güçleniyoruz.

Kalbin kırıklığında hevesin de kırılır, biraz yaşama küsebilirsin, bu normal. Herkesin, her şeyin gözüne çirkin gözükmesi de öyle. Uyanıp yataktan kalkmayasın gelebilir. Sürekli ağlamak isteyip ağlayamazsın ya da hiç durmadan ağlayabilirsin. Göğsünün üstüne enkaz gibi çöken mutsuzluk hiç geçmeyecek de zannedebilirsin. Buraya kadar hepsi tamam. Yaşama dair umudun kalmaması noktasında ama; bir dur. Öyle olmaz. Ne diyor Yaşar Kemal; “Yaşam umutsuzluktan umut üretmektir.” yani yok öyle umutsuzluğa kapılmak. Biraz kalp kırıklığı, heves eksikliği yaşayacaksın hepsi o.

Sonra ne mi olacak? Ayağa kalkacaksın. Yürümeyi unuttuğunu sanabilirsin en başta. Bebek gibi hayta hayta atacaksın ilk adımlarını. Ha düştüm ha düşeceğim korkusu ayakta durduğunu görünce geçecek, neredeyse koşar adım yürüyeceksin, yeniden.

Zaten senin kalbin kırıldı diye hayat durmuyor, biliyorsun. Günlük işlerin telaşı içerisinde bir vakit bocalayıp sonra yine eski düzenine döndüğünde başka kalp kırılmalarına hazır hale geleceksin.

Eskisini unutabilecek misin? Ne mümkün! Yara izi gibi kalacak. Önceleri kabuk tutan bu yara izinin zamanla kabuğu da kalkacak ama izi hiç gitmeyecek. Kaşınacak bazen, iyileşen her yara gibi. Merak etme, zamanla kaşımamayı da öğreneceksin. Bakınca o kırığı, hüznü hatırlayacak bocalayıp da hayata tutunduğun yerden gülümseyip, geçeceksin. Sen yine de hayata hep sımsıkı tutun. Nasılsa kalp, kırılmalarıyla meşhur.

 

 

Gökten düşen ilk elma*

Bir sürü şey yapmak istiyorum. Oraya gitmek, bunu görmek, şunu tatmak… Ölmeden önce yapılacak 1001 şey listem olmasa da yapmak istediğim onlarca şey listem var.

Bunların bir kısmı kişisel yoksunlarımdan, bir kısmı maddi imkansızlıklardan, pek çoğu da hayatın olağan akışından gerçekleşemedi. Tüm bunlar yaşanırken benim yaptığım ise kendime vaatlerde bulunmak, umudumu yitirmemek.

Olan, olmayan ne varsa bugün beni ben yapan her şey. Evet, zaman içerisinde, günlük telaşlar arasında coşkumu yitirdim ama sakin kalmayı da öğrendim. Dikenlerimden arındım, yaralarımı iyileştirdim, kendimi ve yolumu yeniden inşa ettim…

Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Vaatlerle, umutlarla kendimi pışpışlayarak geldim bugüne… Sonuçta insan bazen kendine masal anlatmayı öğrenmeli.

Ancak o zaman gökten 3 elma düşer. Biri bana, biri sana öbürü de hâlâ masallara inananlara…